FELSEFE
23.12.2023 19:12

İdeolojiler ve Din

Mehmet Ali Kaya
Mehmet ALİ KAYA
İdeolojiler ve Din

“İzmler” insan aklının ve felsefenini ürünü olup hepsi batıdan gelmiştir. Beşer aklının dünyayı, hayatı, insan ilişkilerini, ahlâkî davranışların kaynaklarını, varlığı, sosyal ve siyasi hayatı yorumlaması, kendi anlayışına göre şekillendirme çabasıdır.

“İzmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” (Cemil Meriç)

“İzmler” insan aklının ve felsefenini ürünü olup hepsi batıdan gelmiştir. Beşer aklının dünyayı, hayatı, insan ilişkilerini, ahlâkî davranışların kaynaklarını, varlığı, sosyal ve siyasi hayatı yorumlaması, kendi anlayışına göre şekillendirme çabasıdır.

İdeolojiler bir taraftan düşünceye belli bir rota verirken, öbür taraftan düşünceyi sınırlayarak sadece kendi açısından düşünmeyi sağlamaktadır. Bu da eşyaya ve olaylara farklı açılardan bakmayı engellemektedir.

Batıda muharref Hristiyanlığın cenderesinde kalan kilisenin aklı azletmesi ile düşünceyi öldürmesine tepki olarak doğan felsefî cereyanlar da sonunda aklı kendi anlayışları çerçevesinde sınırlandırma noktasına getirmiştir. Düşünceler akla ufuk açar, farklı bakış açıları sunar. Ancak belli kurallar çerçevesine sistemli hale getirilerek sanki başka gerçekler yokmuş gibi dayatılan ve özellikle devlet sistemi haline gelen ideolojiler Cemil Meriç’in de dediği gibi “insan idrakine giydirilmiş deli gömlekleridir.”

Yaklaşık 150-200 yıllık tarihî süreçte ortaya çıkıp dünyayı etkileyen izmler İslam dünyasını da etkisi altına almış ve alternatif ideoloji geliştirme düşüncesi ile ilâhi vahye dayanan İslamiyetin de ideolojiye dönüştürülme çalışmalarına konu olmuştur. Bu bağlamda “Dünyada üç cereyan var: Sosyalizm, Kapitalizm ve İslam” denilmiştir. Siyasal İslam düşüncesinin kaynağı bu düşüncedir.

İslam ise Allah tarafından insanlığa dünya ahiret saadetini kazandırmayı ve insanın istidat ve kabiliyetlerini her yönden geliştirmeyi amaçlayan dinidir. Bu dinin inanç, ibadet, ahlak, muamelat, iktisat ve hukuk yönleri vardır ve her yönü ile hem dünyaya hem ahirete bakan sonuçları vardır. İdeolojiler ise dünya  hayatını esas alan, inancı, ibadeti ve ahireti görmeyen, eşyayı tabiat ve tesadüfün eseri gören ve insanı da ekonomik ve siyasi bir varlık olarak değerlendiren kısır bir düşünce sistemi vardır. Dolayısıyla dine ideolojik açıdan bakmak dini hiç anlamamak  demektir.

Din akla istikamet verir, ufuk açar ve insanı doğru düşünmeye sevk eder. Dinin bir amacı da aklı bozuk inanç ve düşüncelerden korumak ve varlığı, eşyayı, olayları ve insanı doğru şekilde anlama ve anlamlandırmasını temin etmektir. Bu sebeple dinin ideolojilere ihtiyacı yoktur. Din insanlığa peygamberler eliyle “İlim ve İrfan” da getirmişştir. Varlığın, varlık içinde insanın mahiyetini ve keyfiyetini doğru bir şekilde anlatan, aklı ikna ve kalbi tatmin ederek şüphe ve vesvelerden koruyan dindir, dinin doğu şekilde anlaşılmasıdır.

Dini doğru anlamak için peygamberlere, akla, ilme ve ilimde rasih olan mütehassis ulemaya ihtiyaç vardır ve din ulemanın bu gayreti ile insanları hak ve hidayete irşat etmiştir ve etmektedir.

Din, Devlet ve Laiklik

Din, kainatın ve insanın yaratıcısı olan Allah tarafından insanlığa peygamber aracılığı ve vahy kainatın ve insanın yaratılış amacını bildiren, ölümün ve öldükten sonraki hayatın mahiyetini anlatan, uluhiyete ve ahirete ait ihtiva eden ve insana bazı mükellefiyetler yükleyen kitap halinde yazdırılan ilâhî mesajlardır.

İnsanların uydurdukları şeyler felsefî görüş ve fikirler olduğu için onlara din denmez. Din, insanlar anlamasa da, akılları ermese de sadece ve sadece hakikatin bilgisini bize öğretir. Zamanla insanlar ilmen ve aklen tekamül ettikçe ilâhî kelâmın doğruluğunu tasdik etmek zorunda kalır.

Devlet ise, bireyin temel hak ve hürriyetlerini koruyan, emniyet ve adaleti sağlayan yönetim mekanizmasıdır. Devlet bu görevini ideolojik ve ırkçı davranmadan âdil bir şekilde yaparsa âdil devlet olur ve din de yöneticiden bunu ister. Bu durumda din ile devlet çatışması yaşanmaz.

Laiklik, din ve vicdan hürriyetinin uygulanması ve dinlerin ve inançların her türlü baskı ve istismardan korunmasıdır. Devlet birey olarak dinsizlere ilişmediği ve temel haklarını koruduğu gibi, dindarlarda da ilişmediği ve temel haklarını koruduğu zaman din ve laiklik çatışması yaşanmaz, devletin laik olmasının da din açısından bir sakıncası olmaz. Ama laikliği dini kamudan dışlayan ve inananların vicdanına hapsetmeye çalışmak şeklinde uygulanmak istenirse bu mümkün olmaz. Zira dinin inanç yanında ibadet, ahlak ve hukukla ilgili hükümeri buna izin vermez. Bu durumda din ve devlet çatışması meydana gelir. Bundan daha çok devlet zarar görür.  

Sekülerizm ise dini özel hayatından çıkarma ve tamamen ahiret hayatını kabul etmeme anlayışıdır. Din benim hayatına karışmasın anlayışıdır. Dinde zorlama olmadığı için zaten kimsenin hayatına karışmaz. Kişi inancı gereği din ile amel eder.

Laikliğin Kabulünde Tarihsel Süreç

Osmanlıda Kanun-i Esaside “Devlet-i Osmaniyenin dini, din-i İslam’dır” hükmü vardı. Bu ibare 1924 Anayasasında da “Devletin dini İslâm’dır” şeklinde geçmişti. Bununla beraber Osmanlı teokratik bir din devleti değildi. Din devlet ilişkisinde her hal ve şartta dinin önde olması esas alınmış ama pratikte “devlet maslahatı” dinin önünde tutulmuştur. Bunun en bariz misali Fatih Kararnamesi olan “Kardeş katlinin” devleti koruma, “devlet ebed müddet” anlayışının önde olmasıdır. (Bedri Gencer, (2000) Türkiye’de Laikliğin Tarihi Dinamikleri, Toplum ve Bilim, Sayı: 84: Bahar-s.151-171.)

Osmanlıda laiklik süreci 1856’da ilan edilen “Islahat Fermanı” ile başlamış, farklı inançlarda olanların “müsavat” prensibi gereği devletin hukuk karşısında eşit davranılması kabul edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinde önce 1924’de Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, 1926’da Medeni Kanunun kabulü, 1928 yılında “Türkiye Devletini dini İslamdır” ibaresinin kaldırılması ve Harf Inkılabının yapılması sonrasında laiklik ancak 1924 Anayasa’sına 1937 yılında  girebilmiştir.

1928 yılından itibaren Türk Anayasa’sında Devlet dini ibaresi yoktur. Laiklik prensibi ile din kamusal alandan çıkarıldığı gibi, sosyal hayattan da çıkarılmaya çalışılmış ve adetâ vidanlara hapsedilmek istenmiştir. Ancak Bediüzzaman Said Nursi’nin mahkemelerde buyurduğu gibi “din sadece vicdana hitap eden inançtan ibaret değildir, dinin ikinci rüknü olan “Amel-i Salih” vardır ve bu hem ahlakı, hem de sosyal hayatı düzenler. Kişiyi kötülükten yalnız devletin kanunları uzaklaştırmaz, kalplerde bulunan Allah korkusu ve ahiret duygusu koruyabilir. Din bireyin hürriyet alanının konusundan ibaret değildir. Bireyler de dinlerini devletin tanımladığı şekilde öğrenmek zorundan değildir. Bediüzzaman bunu söylemiştir. Bu sebeple devlet Said Nursi ve Nurculuğu ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Çünkü  laikliği dini reddetmek olarak anlayan elit bir gurubun devlet yönetimine geçmesi ile Said Nursi dinsiz bir laikliğin karşısında engel olarak onu görülmüştür.

Maalesef Cumhuriyet döneminde “Laiklik” dini ortadan kaldırmak için başvurduğu en stratejik araç olmuştur. Latin alfabesinin kabulünün amacı da yine laikliğin tamamen din dışı pozitivist bir ideolojik temel kabul edilmesi içindir. Laiklik adeta Sünni İslam’ın karşısına rakip olarak çıkarılmıştır. 1950’li yıllara kadar da devleti yöneten elit bir kesimin elinde toplumu değiştirme idealinin en güçlü ideolojik silahı olarak kullanılmıştır.

Bununla beraber Mümtazer Türköne’nin de tespiti ile “Türkiye’de resmen uygulanan din-devlet ilişkisinde laiklik bir model değildir. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlıda uyglanan modelin devamıdır. Diyanet Teşkilatı ile din devletin denetimine bağlanmıştır. 2012’den sonra da toplumu yönlendirme ve devletin toplumu yönlendime aracı haline getirilmiştir ve bu 15 Temmuz 2016’de tamamen devreye sokulmuştur. Bunun için Mümtazer Türköne “Tarih boyunca şeriat kamu alanına sokulmamış, özel hukukun geniş alanında teşri faaliyetine konu edinilmiştir.” (Mümtazer Türköne, Siyaset, 2006-Ankara) demiştir.

İdeolojiler Çağı ve Said Nursi

Şerif Mardin “İdeoloji insan duygularını harekete geçirir” demektedir. (Şerif Mardin, İdeoloji, İstanbul-1995, s. 171-172.) Cemil Meriç’e göre ise “ideolojiler birer konserve düşüncedir ve ancak dini saf dışı bırakan toplumlara kılavuz olabilir. Vahye dayanan bir dünyaya hitap etmezler.” (Cemil Meriç, Bu Ülke, İstanbul-1995, s.90.) Yine de Cemil Meriç ideolojileri insan zekasına ve siyaset dünyasına yön veren fikirler olarak görür. Bu da ancak tarih ve milliyet şuuru ile işe yarayabilirler. Milli ve tarihi şuurdan yoksun olarak ideoloji peşine takılanlar pusulasız okyanusa dalan gemiler gibidir. Cemil Meriç ayrıca Türkiye’nin sağ - sol kavramından kurtulması gerektiğini de söyler.

Cemil Meriç Risale-i Nurlar için de “Benzerine güç rastlanacak, dini açıdan dürüst, sağlam, topluma dost ve bu toprağın öz bağrından fışkıran düşüncelerle dolu bir külliyat” tanımı yapar. Batıdan gelen ideolojiler Risale-i Nurun çelikten kalesine çarparak yıkılmıştır. (N. Şahiner, Cemil Meriç’le Nur Sohbetleri, İstanbul-1994, s. 10.) Ama ne var ki Nurcular Risale-i Nuru ve Bediüzzaman’ı tam olarak anlamış değiller. Zira “Son zamanlarda nurcularda bir tarikatleşme temayülü var. Said Nursi’nin hali ve tavrı yaygınlaştırılıyor. Said Nursi şeyh veya ârif değildir, o medreseden gelen bir âlimdir.” (Halil Açıkgöz, Cemil Meriç İle Sohbetler, İstanbul-2005, s.92.) demekten kendisini alamaz.

Evet, Bediüzzaman Said Nursi batıdan gelen ideolojilerin cenderesinden müslümanları kurtarmayı amaçladı ve Risale-i Nurları yazdı. Bu konuda da Allah’ın inayet ve yardımı ile başarılı oldu.

Din ve Zihniyet (Mentalite)

Zihniyet bir toplum veya topluluktadaki bireylerde, görüş ve inanış etmenlerinin etkisiyle oluşan anlayış ve düşünce şeklidir. Ayrıca o topluluğun birlikte oluşturdukları ortam ve bunların hiçbirine indirgenemeyen duygu, anlayış ve zevk bütünü kastedilmektedir.

Zihniyet ile ideoloji arasında sıkı bir münasebet vardır ve bu ahlakı da içine alır. Zira düşünce ve anlayış, davranışı ve ahlakı da etkiler. İnsanların davranışları ve ahlakı onun anlayışına göre şekillenir. Bu sebeple davranışı ve ahlakı değiştirmek ancak düşünceyi, onu değiştirmek de inancı değiştirmek veya düzeltmekle mümkün olur. Bu da bilgiyi düzeltmek ve doğru bilgiye ulaşmakla mümkündür.

Bilgi insanı ve toplumu etkiler ve şekillendirir. İnsan yapacağı bir şeyi yapmadan önce meşrulaştırır, sonra içselleştirir. Dinin emir ve yasakları fertte bir iç değer olarak benimsenip yaşandığı ölçüde dini hayat gerçekleşir ve varlığını göstermeye başlar.

Her şeyden önce “Alim” olan Allah’tır. Allah eşyanın hakikatini ve hikmetini beyan etmek ve akla yol göstermek için vahyi göndermiş ve öncelikle bilgiyi ve inancı düzeltmiştir. İnsanlar arasındaki cehalet yanlış bilgilerin yayılmasından kaynaklanır. Zira cehalet, bilmemek değil; yanlış bilmektir. Bunun için yüce Allah önce doğru bilgilerle insanların cehaletini giderir, o bilgi ile aklı ikna eder. sonra o bilgi kalpte inanç halini alır. Doğru bilgi doğru inancı, doğru inanç da güzel ahlakı netice verir. Birey ve toplum bu şekilde düzelmiş olur.

Bilgi doğru ve vakıaya uygun olandır. Yanlış bilgiye bilgi denmez. Bilgi, mantıklı, sistemli ve düzenli olursa buna ilim denir.

Dinin amaçlarından birisi de aklı korumak ve bunun için eşyanın hakikatini ortaya çıkarmak ve gerçeği öğretmektir. Yani süje ile obje arasında doğru bir bağlantı kurmaktır. Olayları ve olguları doğru şekilde algılayarak yorumlamayı öğretmektir.

Dini bilgi, anlam yüklü bilgidir. Değerleri ve hükümleri içerir. İlmî bilgi ise madde üzerinde neden ve niçinlerini araştıran ve ortaya koyan bilgidir. Bilimsel bilgi çoğu zaman bir şeylere anlam yükleyemez. Bu durumda eşya üzerinde inceleme yapmak fenni ilimlerin, onlara anlam yüklemek de dini bilgilerin alanına girer. Bundan dolayı Bediüzzaman “Vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru fen ilimleridir; ikisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder” demiştir.

Bireyler, bilgi sahibi olursa, toplum bilgiyi yaşayan ve sosyal hayata yansıtan uygar toplum olur. Bilgili vatandaşların anlayış, ahlak ve üretiminden de kültür ortaya çıkar, bu kültür de medeniyeti oluşturur. Zihniyet ise buna göre şekillenir. Bütün bunlar bilgi ve bilgilendirme süreçlerinden oluşur.

Maalesef hakikatten kaynaklanmayan felsefe bilgi kirliliği oluşturmuştur. Zihinler bulanmış ve akıllar karışmıştır. Bundan karmaşa ve kargaşa ortaya çıkmıştır. Dinin amacı bu karmaşayı ve anarşiyi ortadan kaldırarak doğru bilgiyi, inancı ve gerçek medeniyeti oluşturmaktır.

Dini Radikalizm (Fundamentalizm)

1910’lardan itibaren ortaya çıkan köktendincilik ve fundamentalizm modernizme, sekülerizme tepki olarak doğmuştur.

Birinci Dünya Savaşlarında İslam dünyasının işgali, sömürgeciliğin müslümanlarda ortaya çıkardığı tepki ve bunun “dinden uzaklaşmanın sonucu” olarak görülmesi, dini metinlerin zahirini esas alarak şeriat devleti özlemini doğurmuştur. Dine dayanan bir devlete ulaşma çabası da şiddeti meşrulaştırmayı netice vermiştir. Bundan yararlanmak isteyen ideolojik ve sömürgeci devletler de müslümanları siyasi çekişmeler içine sokrak yönetmek için “Siyasal İslam” anlayışını ortaya atmış, radikalizmden kurtulmak için de “Ilımlı İslam” projesini ortaya atmışlar ve buna destek olmuşlardır.

Maalesef dinden yararlanarak dini dünyevi amaçlar için kullanmaya çalışmak ve siyasal bir sistem olarak tanımlamak ister istemez radikalizmi doğurmuştur. Dini siyasi amaçla kullananlar kendi siyasi düşüncelerine hizmet etmeyenleri dinden çıkmakla ve dine karşı olmakla suçlama yoluna gitmiş ve “tekfir” meselesini bir silah olarak kullanmışlardır. Dinin siyasal bir sistem önerdiğini, bunu da kendilerinin gerçekleştireceğini iddia ederek ortaya siyasi amaçlarla çıkan gruplar dini kendi tekellerine almışlar. Daha sonra kendilerine destek olmayanları küfürle itham ederek kanlarını ve mallarını helal görmeye başlamışlardır. Buradan radikalizm ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi cehalet ve cehaletten kaynaklanan taassuptur.

İslam tarihinde ortaya çıkan ilk radikal grup Haricilerdir.  Hariciler, bedevi karaktere sahip kişilerdir. Bunlar medeniyeti anlamayan, gerçek ile ideal arasındaki boşluğu göremeyen, dine yüzeysel ve sathi şekilde bakan ve katı bir idealizmle hareket edenlerdir. Bu halleri ile kendilerini topluma kabul ettiremedikleri için daha sonra “Selefiye” olarak ortaya çıkmışlardır.

Selefiye, aslında bir mezhep değildir. Mezheplerin sistemli hale gelmesinden önce Kur’an, Sünnet ve sahabe yolundan “Selef-i Salihine” verilen bir tanımıdır. Sonra radikal gruplar ve mezhepsizliği mezhep edinenler “Biz selefiyiz. Selef-i salihinin de mezhebi yoktu” diye kendilerini kamufle etmişlerdir. İbn-i Teymiye ve onun takipçisi olduğunu iddia eden Muhammed b. Abudulvehhab bunlardandır. Abdulvehhab daha sonra siyasi amaçla “Vehhabî” anlayışın kurucusu olmuştur.

Daha sonra fazla radikal olmamakla beraber benzer fikirler Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Mevdudi ve Seyid Kutupta görülmüştür. Bu sayılanlar daha ılımşı bir selefilik anlayışını ve siyasi mücadeleyi ortaya koymaya çalışmışlardır. Yakın zamanda Usame b. Ladin’in Selefilik adına 11 Eylül 2002 olayında adının geçmesi de günümüz selefilerin Radikal bir anlayışı devam ettirdiğini göstemektedir. Afganistanda ortaya çıkan El-Kaide ve Suriyedeki İŞID gibi örgütler tarihteki haricilerin radikalizmini devam ettirmektedirler. Selefiler de maalesef hariciler gibi dini ideolojik olarak algılamışlar ve siyasete alet etmişlerdir.

Siyasal İslam anlayışı daha çok Haricilikten, Şianın ideolojik anlayışından, ve Selefiyeden etkilenmiştir. Bunlar her ne kadar bir mezhep ve anlayış olarak görülmeseler de müslümanların kafasında siyasi fikir ve anlayış olarak var olagelmiştir. Doğru İslamiyeti ortaya koyamadıkları için İslamiyete layık doğruluğu da gösteremeyen bu gruplar maalesef din düşmanlarının aleti olmaktan ve sonuçta onların emellerine hizmet etmekten kendilerini kurtaramamaktadırlar. Bundan kurtulmanın yolu Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu “Doğru İslamiyet ve İslamiyete layık doğruluktur.”

Dini Siyasete Alet Etmek Nasıl Olur?

Dinin, yani Kur'anın ve Peygamberimizin (asm) sünnetinin % 99'u imana, ibadete, ahlaka ve fazilete ait hususlardır. % 1'i idareye ve siyasete aittir. O da hürriyet ve hukuk-u insanı koruyan ve adaleti emreden ayetler ve hadislerdir. Siz % biri esas alır ve yönetime talip olup % 99 olan imana, ibadete, ahlaka ve fazilete ait hususları bu % 1 olan yönetimden sonraya bırakırsanız bu dini siyasete alet etmek olur.

Dinde esas ve öncelikli olan iman, adalet, ahlak ve fazilettir. Toplumda züht ve takvayı, yani Allah korkusunu ve ahiret duygusunu hakim kılmazsanız o zaman "Hak ve Adaleti" gerçekleştiremezsiniz. Allah'tan korkmayan ve dünya hayatını esas alanlar sizi aldatır, yalan söyler, iftira eder. Bu durumda adalet gerçekleşmez ve zulüm yaygın hale gelir ve hakkaniyet ortadan kalkar. Bu nedenle imanı ve ibadeti öncelemeyerek yönetime talip olmak dini siyasete alet etmektir. Çünkü, siyaseti önceleyenlerde imana hizmet, ibadet, ahlak ve hukuk önemsiz hale gelmektedir. Bu da dine büyük zarar vermektedir.

Din kişilere, milletlere ve devletlere bağlı değildir. Onlardan bağımsız ve onları üzerinde ilâhî iradeye bağlıdır. Din dünyaya alet edilmez, kim olursa olsun dine uymak, dinin emirleri olan doğruluk, adalet, iffet ve insan haklarını korumakla mükelleftir. Dinin hakimiyeti belli kişilerin, partilerin, devletlerin hakimiyeti değil; akıllarda ve kalplerde ilmin, imanın, hayatta doğruluk ve ahlakın, ibadet hayatının; toplumda ve devlette adalet ve hakkaniyetin hakim olmasıdır.

Peygamberimiz (asm) “Dini dünyaya alet edenlere yazıklar olsun!” (Deylemi, Müsned, 3:42; Aliyyu’l-Muttaki, Kenzü’l-Ummal, 10:206.) buyurarak dinin dünyaya ve siyasete alet edilmesini yasaklamıştır. Ayrıca Peygamberimiz (asm) “Ahir zamanda bazı kimseler çıkacak ve dini dünyaya alet edecekler, insanlara yumuşak görünmek için kuzu derilerine bürünecekler ve dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbidir. Allah şöyle buyurur: Benim affıma mı güvenip gururlanıyorsunuz, benim rahmetime mi güvenip cesaretli davranıyorsunuz, şanıma yemin ederim ki onlara kendimden bir imtihan vesilesi göndereceğim, yumuşak huylu olanlar bile şaşkına çevrilecektir.” (Tirmizî, Zühd, 60.) buyurarak dinin siyasete alet edilmesinin yanlışlığını ve toplumu anarşiye sevk eden bir durum olduğunu haber vererek ikaz etmiştir.

Siyasal İslam İdeolojsi

Siyasal İslam düşüncesi Kapitalizm ve Komünizmin dünyaya hükmederek İslam dünyasını ezdiği XIX. ve XX. Yüzyılda bu ideolojilere tepki olarak ve kurtuluşu İslamda arayan bir düşünce ve ideoloji olarak doğmuştur. Bu siyasi anlayış “Dünyada üç sistem vardır: Komünizm, Kapitalizm ve İslam. Komünizm ve Kapitalizm yıkılacak İslam hakim olacak” sloganı ile siyasi hayata girmiştir.

Kur’ân-ı Kerimin dört temel esası ve dinin amacı olan “Tevhid, Haşir, Nübüvvet, Adalet ve İbadet” esaslarına değer vermeyerek dine siyasi bir “İdeoloji” olarak yaklaşmak ve kişilerin iktidar hevesine İslamı alet etmek “Siyasal İslam” anlayışdır. Müslümanlardaki inanç zaafının ve bozulmuş olan İslam ahlakının, cehalet, zaruret ve ihtilaftan kaynaklanan, Allah korkusu ve ahiret düşüncesinden uzaklaşan toplumun dünyevileşme ve iktidar tutkusu “Siyasal İslamı” ve “İslamın iktidarı” özlemini doğurmuştur. Bu bağlamda “İslam Ekonomisi” “İslam Devleti“İslam Edebiyatı” gibi mahiyeti belli olmayan ve içleri doldurulmayan tezler ortaya atılmış ve bunları gerçekleştirmek için pek çok sloganvarî şeyler söylenmiş, partiler kurulmuş, din adına Müslümanlardan oy istenmiştir. “Komünizmin ve Kapitalizmin alternatifi biziz” denilmiştir.

Zühd ve takvadan yoksun müslümanların ilimden ve imandan yoksun bir cihad anlayışı, hürriyet ve adaletten yoksun bir devlet anlayışı ile bütünleşince radikal İslâmi söylemler eyleme dönüşmüş, bu da “huzur ve güveni” “barışı ve adaleti” sağlamayı amaç edinen İslamı, cemiyetin huzurunu bozan ve anarşiye zemin hazırlayan, toplumla çatışan bir siyasi anlayışı ortaya çıkarmıştır.

Gerçekte İslamiyet bir ideoloji değil, Allah tarafından insanlığı gönderilen hak dindir. Amacı kalplere ve gönüllere, akıllara ve kalplere “Tevhid, Haşir, Adalet, İbadet ve Ahlak” gibi değerleri yerleştirmek, inanaları kardeşler haline getirmek, inanmayanlar ile de adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yaşamak, toplumda birliği ve dirliği, barış ve huzuru sağlamak, insanların istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek hürriyet içinde refahı ve kalkınmayı, medeniyeti ve umumun saadetini temin etmek, İnsanları fani dünyadan baki olan ahirete davet etmeye hizmet eden bir dindir.

İslam komünizm ve kapitalizmin toplum üzerindeki tahribatını tamir etmek için “vücub-u zekat ve hurmeti riba” ile faizi yasaklayıp zekatı emrederek iki ayeti ile tedavi eder. Edebiyatta ve ahlakta “Allah güzeldir ve güzeli sever” buyurarak tüm güzelliklerin Allah’a ait olduğunu ifade ile tüm güzellikleri Allah adına sahiplenir.

Ekonomide helal kazanç yollarının “Ziraat, Sanat ve Ticaret”ten geçtiğini ifade ile bunları teşvik ederek “Mesailerin tanzimi, emniyetin tesisi ve teavün düsturunun teshili” ile refah ve saadeti temin eder.

Siyasette “Hürriyetleri Allah’ın ihsanı olarak verir, istişareyi, seçimi, işi ehline vermeyi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmeyi emrederek” demokratik bir yönetimi teşvik eder.

Ne yazık ki dinin siyasal ve radikal bir ideolojiye dönüşmesi bir çok İslam ülkesinde görülmektedir. İran bunun en açık örneğidir. Ülkemizde de maalesef AKP iktidarı ile dinin siyasallaşmasının ne derece topluma, ülkeye ve dine zarar verdiği, insanları dinden uzaklaştırdığı görülmüştür. Zira Bediüzzaman’ın dediği gibi “Din bir imtihandır, akla kapı açar, ihtiyarı elden almaz.” Ve “Din dünyevî amaçlar için alet olamaz.” “Din gönüllülüğü esas alır ve resmî mamele şekline sokulamaz.”

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri doğrudan Kur’ân-ı Kerimden ve Asr-ı Saadetten alıp ortaya koyduğu imânî tefekkür ve Kur’an hakikatlerinin izahı, şahsî ve toplum hayatına uygulanmasını gösterdiği “İslam inanç ve düşünce sistemi” ancak “ihlasla” ve “imanî bir teslimiyetle” hayata geçer. Siyasal İslam düşüncesinin hedefinde “İman, ibadet, ahlak ve hukuk” yerine “Siyasi çıkarlar, dünyevî makamlar ve bunları elde etmek için çevrilen dolaplar vardır ki bunların hiçbirini din tasvip etmez. Dinde esas olan iman ve doğruluktur. Dinin özünde Peygamberimizin (asm) sünneti olan “doğruluk, güvenilir olmak, aklı esas almak, haramlardan, günahların büyüğünden ve küçüğünden sakınmak ve dini hakikatleri yaşayarak ve anlatarak tebliğ etmek” vardır.

Bediüzzaman dine hizmetin siyaset yoluyla olmayacağını izah eder. Dine hizmet Allah rızası içindir ve herkesin hem vazifesi hem de hakkıdır. Taraftarlık ve inhisarı kaldırmaz. Allah rızası da dünyevi amaçlarla elde edilemez. Allah için yapılan hizmetler ibadet nevindendir; propoganda ve reklam aracı olamaz. Propoganda ve reklam aracı yapmak riyadır, ve riya dinde en büyük günahlardan olup Peygamberimiz (asm) riyayı “Küçük şirk” olarak tarif etmiştir.

Sonuçta dinin siyasallaşması hem dine, hem dini eğitime engel olduğu gibi, din adına hareket eden siyasilerin yanlışları, zulümleri ve baskıları insanların dinden uzaklaşmalarına sebep olduğu için dinen yasaklanmıştır. Dinin doğru anlaşılmasına engeldir ve “Siyaset-i İslamiyeye” de en büyük zarardır.

Youtube Kanalıma Abone Olun!

Düzenli olarak paylaştığımız videoları kaçırmayın.

Abone Ol